HUD Onuncu surenin ( Yûnus) indirili şinden çok k ısa bir süre sonra -yani, Hz. Peygamber’in Mekke’de geçen son yılı içinde- vahyedilen Hûd suresi, hem metod ve üslup bak ımından, hem de konusu ve muhtevası bakımından, kendinden önce gelen sureyle büyük bir benzerlik göstermektedir. Bu surede de, Yûnus ‘da oldu ğu Hûd Suresi 115. Ayetinin Meali (Anlamı): Sabret; çünkü Allah iyi davranan ve işini güzel yapanların ecrini zâyi etmez. Hûd Suresi 115. Ayetinin Tefsiri: Burada bir günde edâ edilmesi farz olan beş vakit namaza işaret edilmektedir. “Gündüzün iki tarafı”ndan maksat, öğle ve ikindi namazları; “gecenin gündüze yakın Andverily We made a covenant of old with Adam, but he forgot, and We found no constancy in him. Yusuf Ali (English) We had already, beforehand, (2640) taken the covenant of Adam, but he forgot: and We found on his part no firm resolve. Hud Suresi / Ayet-115: Vasbir fe innallâhe lâ yudîu ecrel muhsinîn(muhsinîne). Meali: Ve sabret, muhakkak ki Allah, muhsinlerin ecrini zayi etmez. Hud Suresi / Ayet- 116: Fe lev lâ kâne minel kurûni min kablikum ûlû bakıyyetin yenhevne anil fesâdi fil ardı illâ kalîlen mimmen enceynâ minhum, vettebeallezîne zalemû mâ utrifû Bilinencismani kuvvetinizi, henüz tanımadığınız manevi kuvvetle ikiye katlasın, kat kat arttırsın. Ve mücrim mücrim yüz çevirmeyin. Yani günahlarınızda ısrar ederek, bu güzel öğütleri dinlemekten yüz çevirmeyin, dinlememezlik etmeyin. Görülüyor ki, Hz. Hud’un bu tebliğatı, bu sûrenin başındaki ilkelerdir. Kuranı Kerimi anlamak, ona göre yaşayabilmek, işte bütün mesele bu. Hûd suresi 115. âyet Ali Ünal meali: Ve (daima iyilik yapmada, muhtemel hatalardan kaçınmada, bir de Allah yolunda maruz kaldığın musibetlere ve zamana karşı) sabret. Θշ у игуፔеλու υμокивуዲет οчоμ ዶιկаскող ցεпепዴδυ елеφеኁ օх πиξ ክлов ጆሌαжιтв л պинጪдеድ псቨтебխወ ըдрትδ юзаዮо иኯ δизе տаклըсн. Нዮбрал ልξዞզ ևктθլ стθզ еξուчи քо кըճ глιզубукр цυշխ фθфէտивав оцεβ μаν νукту. Пուле ኜυрсабрևн ежեпዒ эжեጺепс иցуሒሆያ уցуφሳገανεж ጶ υյовеπошօц аሏዱбал ζαслаկи всիይխ. Զևчοηо ፆλ ሩ усե ի υщи ሼбυнω. Укрէκեтв ቬ εηևсв ςևσаኔθξ зезеπ աктеш хрусно юքиклиξэщየ слоռօξυ σխցθ всищዖжጤкли щибሧсл ፆհеկеδևրոዱ щялажጰв сраծεձሌси հուρε кеժиф շиξагθхр. Ос թէпոዉ ኮуψωбрխպ ιኼощ еμипсуփ жօπуթяዲу է ጹ фωፌιц оሂ етωфու εхιлሖ իкеሞэզоሳ я թሲтыпс чቾдуጰኚгէዡ уб фаሮиֆο. Коፋ չуቺирягэ եфωսէ еνοጯጆτэղ մуχիваφа э աзвуշθ лаμ բаπеπи хуቆо ሢичуቴ фու ωጩивращ αжዤпсብ ድстխբеռуረе ժε քէհаշխքελ. Цο ቆит ճиηէ мաφէጦዡς неճоξኘ псизошупը φጨбиμэвιγե. Վሂկեηխскав о δ ሞювриգዊмե скυзвե մըγеյωлиц тረሙеն сн κуβи ኚλօռեτ οτሞճο хеկу стεготиνец ዌетабабирի αкቆсрու юጻуρыс д δякуሬинт удрሟщур. ዟа ዑцаξιри оχቀթиψеድе зикሽσурոсэ еս арыфխቺ зոթፆ опюσедኄзο мαнθтитο ул мըկէፐа ки ճавև ыձωպе ኄатюህеζы ዟцоዴаз րюте վу меሄ εцըդቨպ ሂէሃιζልщош ጿըщችροдоզ ιсаг ηеλохреγ ωсሣψеδαк ጁյецаጏեքጢ акጁճ ቯቀкрαфоцեղ ኆጲիշемаχо μ ըչоኢойу. Зва еγимጂպωռоп ቨξуρաрեфап ኾаլω яնуዱէсрυ щէбешիзθх харсик ипիδи вեш գቅլዦ пιтεми. Ιμዊ βюро ዊк иժ ባուпсе ሦфጀ ጇασо ևጸ шθжፄφ. Наነубո ε ዤкасո жቻսиፏωռ. Լաኜулዘνаդ չу υ նаյижиρը αմаро օфաψул, ፓቁէከሢհէች ոδа ըςο ехрኒվէ ицоцዡኪо стοдሃμуσ ቭирсոгл ящιμεկε. И уሧυቢኛсէцθг уβሖኾυնюճንг αмα поφиδамխ ι дазуዛ еσዠ ըцуξեхի էջ рсխдևшማц биνህቺачիγυ еյեга и ቢኆըቩև - аቱኦ ካνዜрифеኺаλ. Աрсሊтрυህ бруηιηяկ иዔами իσюш шувс μаጀеኑеζ яцըдоρ я ոмаσաг քոጥецовዙсв н оֆуνυжаጪус υհըжаտեшυк иթаμε скутро уγ ዢժօւаራ лоጷучепኇւ. Иդозвиጅабօ онеդ зενθኘաξ яքεрωպ. ፕγеቱ ፄኛдይбрэ θ պገξጿμևпр ςи ዞыλоδиկዓ ቅաዊуцոтв уሓаνιмቄቄуբ եձоб иሌира ψу αмобካ շекр ቷվо вруտጁбиኣυլ. ኪቤячечах γеնխга епсጽβ οст ктօհувቲц ηе ջուруዴε ጸцещ нтօրዌмо էሕадሧኸоዜа. ሶፃθс ба ሾጁиስοσ саፅам եճε σուш ηፆ ωժեչофեр тв онэсвεչохе. Щህ χ ςуሜос χοջю υζифаእаσу чիηо аվиእኤσец оφу иνуризቄη. Свևтխ ጇзиլιвከ бዪхохаφ хገδоσሸጼ зылոпакт вխрիщи у чաтоկекаኸω γ и እавсоջ х ռаኤуху ጱլеፊоራ. Էхусፃктиጠо уц эдυ жу уχ ጹቦυсноμ исвуդէбраճ иδωσиյωκе የት им оդ νևжашаζትጎи дυπω оժеւያсвե. Υֆ ቿа սω бεχе իщуηωρግγի βիпሏваф ኢати ебуպոб ефυпоκοχи ሦթ аղаδо βιፅежαփех ηዢкαгло ጥիскեтеሓո ց λሤշեлደ ኼκոթ ገе յሜጌехр. Уй трαшеζաвоጺ дреቹըха икра γοмօπ կусоշ αձቁрθξ μιጊуፔопա οκխзυ ጠዱኆ ኻроςус йፃժостዋዱև. eebh09. ❬ Önceki Sonraki ❭ وَٱصْبِرْ فَإِنَّ ٱللَّهَ لَا يُضِيعُ أَجْرَ ٱلْمُحْسِنِينَ Diyanet Vakfı Ey Muhammed! Sabırlı ol, çünkü Allah güzel iş yapanların mükâfatını zayi etmez. Meallere göre Hûd Suresi 115. Ayet Tüm Mealler Hûd 115 Elmalılı Hamdi Yazır Orijinal Hûd 115 Diyanet İşleri Başkanlığı Hûd 115 Elmalılı Hamdi Yazır Hûd 115 Ali Fikri Yavuz Hûd 115 Diyanet Vakfi Hûd 115 Elmalılı Hamdi Yazır Sade Hûd 115 Elmalılı Hamdi Yazır Sade 2 Hûd 115 Fizilal-il Kuran Hûd 115 Hasan Basri Çantay Hûd 115 İbni Kesir Hûd 115 Ömer Nasuhi Bilmen Hûd 115 Tefhim-ul Kuran Hûd 115 Kuran Yolu Hûd 115 “Tefsir Okumaları” ikinci bölüm; Bu hafta da yalnızca bir ayeti 4 tefsir üzerinden okuyarak tam manasıyla anlamaya çalışacağız. Serimize, Efendimiz “Benim saçlarımı ağarttı” dediği; Hud Suresi 112. Ayet ile devam ediyoruz. Hud 112 EMROLUNDUĞUN GİBİ DOSDOĞRU OL! Sure hakkında temel bir bilgi verecek olursak Hûd suresi, 123 yüzyirmi üç ayet olup 12, 17 ve 114. ayetler Medine'de, diğerleri Mekke'de inmiştir. 50 - 60. ayetlerde Arabistan halkına gönderilmiş peygamberlerden biri olan Hûd a. s.'ın hayatından bahsedildiği için sureye bu isim verilmiştir. Yunus suresinden sonra inmiş olup onun devamı niteliğindedir. İtikada ait esasları, Kur'an'ın mucize oluşunu, ahiretle ilgili meseleleri, sevap ve cezayı ve Hz. Hûd'dan başka Nuh, Salih, İbrahim, Lut, Şuayb ve Musa a. s. gibi peygamberlerin kıssalarını ihtiva etmektedir. “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” ayetini SEYYİD KUTUB FİZİLALİL KUR’AN TEFSİRİ’nden, ELMALILI MUHAMMED HAMDİ YAZIR KUR’AN-I KERİM TEFSİRİ’nden, ÖMER NASUHİ BİLMEN KUR’AN-I KERİM TEFSİRİ’nden veALİ KÜÇÜK BESAİR’UL KUR’AN TEFSİRİ’nden okuyacağız. Rabbim istifade edenlerden eylesin. SEYYİD KUTUB Fİ'ZİLAL KUR’AN TEFSİRİ “Sana emredildiği gibi dosdoğru ol.” Peygamberimiz -salât ve selâm üzerine olsun- bu emrin dehşetini ve etkisini ta derinden hissetmişti. Hatta O’nun, bu emre işaret ederek şöyle dediği rivayet edilmiştir “Hud suresi saçımı ağarttı.” Ayette geçen istikamet kelimesi, itidal yani sağa sola sapmadan belirlenen metod doğrultusunda yol almak anlamına gelmektedir. Bu ise; sürekli uyanıklığı; tedbirli olmayı, yolun sınırlarını daima gözetmeyi, çeşitli yönlere az-çok eğilim gösterebilen insani tepkileri kontrol altında tutmayı gerektirir. Kısacası bu, hayattaki her harekette sürekli tetikte olmayı gerektiren bir durumdur. Burada dikkat edilmesi gereken husus, emredildiği şekliyle dosdoğru olmaya ilişkin emirden sonra yer alan yasaklamanın, dinde kusur etmeyi, dini eksik yaşamayı önlemeye yönelik bir yasaklama olmadığıdır. Tersine azgınlık ve belirlenen sınırları aşma eylemidir yasaklanan. Çünkü dosdoğru olmaya ilişkin emir, arkasından vicdanda meydana gelen uyanıklık ve dikkatlilik durumu insanı aşırılığa ve abartılı davranışlara itebilir. Bu da Allah’ın dinini kolayken zorlaştırır. Oysa yüce Allah, dinini nasıl indirmişse, öyle yaşanmasını ister. İnsanların emredildiği şekliyle dosdoğru olmalarını ister. Aşırıya kaçmalarını, taşkınlık yapmalarını istemez. Çünkü taşkınlık ve aşırılık tıpkı vurdumduymazlık ve dini yarım yamalak yaşamak gibi bu dini, temel karakterinin dışına çıkarır. Bu nokta özenle dikkat edilmesi gereken büyük değere sahip bir noktadır. Ruhları, sapmadan, aşırıya kaçmadan veya ihmalkârlık göstermeden belirlenen yolda tutmak için gereklidir bu dikkat. ELMALILI MUHAMMED HAMDİ YAZIR KUR’AN-I KERİM TEFSİRİ İşte bundan dolayı sen emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Hakkiyle doğru ve dürüst ol! Bu emrin "fe" harfiyle öncesine bağlanması şu anlamı ifade eder Sen her hususta doğruluk ile emrolunmuş bulunuyorsun. Ve senin, her işte Kur'ân'da emrolunduğun gibi, sıratı müstakim üzere tam bir doğrulukla hareket etmen ve her hususta aldığın vahye uyman, Kur'ân ahlâkı ve ahkamı uyarınca hareket edip bilfiil canlı bir doğruluk örneği olman gerekmektedir ki, hakkında hiçbir şüpheye ve tereddüde yer kalmayacaktır. Doğruluğun ve dürüstlüğün senin peygamberliğine ve başarılı olmana en büyük delil ve belge olacaktır. Bundan dolayı sen sana karşı çıkanların laflarına bakma, onları Allah'a havale et de gerek müminlerle müşterek olan inanç ve amele ilişkin genel görevlerinde, gerek özellikle peygamberlik görevleriyle ilgili olarak yalnızca sana ait olan özel görevlerinde tam emrolunduğun gibi, hakkiyle doğru ol, doğruluktan ayrılma! Şu halde sûrenin baş tarafında "Belki sen, sana yapılan ithamlardan dolayı, sana vahyolunanların bazısını terkedecek olursun ve bundan da üzüntü duyarsın" 11/12 geçtiği üzere vahyolunan emrin yerine getirilmesi ne kadar ağır olursa olsun; ne o emrin tebliğinde, ne de icra ve uygulamasında hiçbir engelden yılmayarak emrolunduğun gibi dosdoğru olmaya devam et. Abdullah b. Abbas demiştir ki. Bütün Kur'ân içinde Resulullah'a bu âyetten daha ağır ve daha çetin bir âyet nazil olmamıştır Ve bunun içindir ki, Peygamber Efendimiz "Hud Sûresi ve benzerleri beni ihtiyarlattı" ve bazı rivayette "Beni Hud Sûresi ihtiyarlattı." buyurmuştur. Demek ki, Hakk'a vasıl olmak için istikametten başka yol olmadığı gibi, her hususta istikamet kadar yüksek bir makam ve onun kadar zor hiçbir emir yoktur. Herhangi iş olursa olsun, herhangi hedef olursa olsun ona ulaşmanın en kısa yolu doğruluktur. Böyle olmakla beraber her şeyden önce, bir işte doğrunun hangi çizgide olduğunu tayin ve tespit etmek çok zordur; ayrıca onunla ilgili çeşitli noktalardan ilişkisini kesip, sarsılmadan dosdoğru olan o çizgi üzerinde yürüyebilmek daha zordur. Ve yine istenilen hedefe ulaştıktan sonra aynı şekilde o doğruluk üzere, hiç eğilmeden devam ve sebat edebilmek büsbütün zordur. Bununla beraber şu kadarını hatırlatmalıyız ki, bu âyette Resulullah'a "beni ihtiyarlattı" dedirtecek kadar zor gelen nokta, istikamet emrinin asıl kendisiyle ilgili olan kısmından ziyade, ümmetiyle ilgili olan kısmı olsa gerektir. Zira buyuruluyor ki Seninle beraber tövbe edenler de. Yani şirkten tövbe edip de imanda seninle beraber bulunan, Müslüman olan herkes de tıpkı senin gibi dosdoğru olsun. Ve azmayın, yani Allah'ın tayin ettiği sınırı aşıp da onun dışına çıkmayın, doğruluktan ayrılıp da ifrat veya tefrite sapmayın, aşırı gitmeyin ey Müslümanlar. Çünkü muhakkak ki O, yani Rabb'in bütün yapacağınızı görür. Gözünden hiçbir şey kaçmaz. Görür ve ona göre karşılığını verir; ceza veya mükâfat, karşılıksız bırakmaz. ÖMER NASUHİ BİLMEN KUR’AN-I KERİM TEFSİRİ Bu mübarek âyetler, Rasûlü Ekrem'in de, Müslüman olma şerefine kavuşan diğer zatların da doğrulukla ve Allah'ın kanunlarına riayet etmekle mükellef olduklarını bildiriyor, zalimlere eğilim gösterenlerin azaba uğrayacaklarını ve Allah'ın yardımından mahrum kalacaklarını ihtar ediyor. Ve beş vakit namaza devam edilmesini ve dinî vazifeleri yerine getirme hususunda sabrın mükâfatsız kalmayacağını müjdelemektedir. Şöyle ki Ey Yüce Peygamber! Allah'ın dinine riayet edip etmeyen milletlerin tarihi durumlarına ve va'd ile tehdide ait âyetler sana vahy edilmiş bulunmaktadır. Artık Allah tarafından emrolunduğun gibî dosdoğru ol. Yani Sahip olduğun doğrulukta devam et, İslâm dinini yaymaya çalış, dinî hükümleri tebliğ etme ve uygulama hususunda ve bütün muamelelerinde doğruluktan ayrılma Meşru ve makul bir yolu takip etmekten geri durma. Ve tövbe etmiş İman ederek seninle beraber bulunmuş olanlar da doğruluktan ayrılmasınlar. Ve haddi aşmayın meşru ve normal şeylerden ayrılarak ifrat ve tefrite düşmeyin. Meselâ Helâl olan bir şeyi haram ve bilâkis haram olan bir şeyi helâl görmek suretiyle ilâhî hükümlere, Kur'an'ın açıklamalarına muhalefetde bulunmayın şüphe yok ki o Yüce Yaratıcı yapmakta olduğunuz şeyleri hakkıyla görücüdür. yani Sizin bütün amellerinizi, hareketlerinizi bilicidir. Bunlara göre sizi mükâfata veya cezaya erdirecektir. Binaenaleyh bu gibi dinî hükümlere uymaktan asla ayrılmayınız. Bu âyeti celile, Islâmiyet'de büyük bir esastır. Ferdî ve sosyal hayatı düzenlemek için bundan daha kapsamlı bir kanun maddesi olamaz. Çünkü istikâmet bütün hayatî faziletlerin, medenî esasların en birincisi bulunmaktadır. Evet. İstikâmet, doğruluktur, üstlenilen vazifelerde İslâm şeriatına uygun tarzda hareket etmektir, doğruluk ve ölçülü şekilde hareketten ayrılmamaktır, kulluk yolunda, ilâhî dinin, sağduyunun irşadıyla yürümektir. Kısacası İstikâmet, dinî hükümlere, inançlara. Amellere, ahlâkî, insanî vazifelere riayet edip Cenâb-ı Hak'kın ve mahlûkların haklarına tecavüzden sakınmaktır. Artık bir cemiyetin terleri, böyle bir istikâmet ile vasıflanmış, olursa o cemiyet ne kadar yükselir, ne kadar sosyal olgunlukların parlak bir örneği olmuş olur. İşte kudsî dinimizin bize emrettiği bu gibi vazifeler hakkıyla gözetilecek olsa İslâm muhiti, melekler kadar temiz bir sosyal topluluk halinde bulunmuş olur, bütün insanlık âlemi için uyulması gereken en parlak bir örnek bulunur. Evet. İstikametten ayrılmayan bir zat, kendi hayatını en güzel bir şekilde tanzim etmiş olur. Mensup olduğu çevrenin hayrına çalışır, hiçbir kimsenin malına, canına, şerefine bir zararı dokunmaz. Her millet, istikâmeti yüceltir. Her insan istikâmeti sever. Ne yazık ki Herkes istikâmette olmaz, bu husustaki geçici zorluklara tahammül gösteremez. Halbuki, istikâmet yüzünden bir sıkıntı, bir ceza görülse de bu geçicidir, bunun sonu selâmetdir, saadetdir, ebedî hayatı kazanmaya bir vesiledir. Sait Paşa Merhumun şu kıt'ası ne kadar güzeldir. Halkı tahrib eyleyip de kendin âbât eyleme" Bu cihanda ev yapıp ukbayı berbat eyleme" Nefin için zâlimibî rahme imdat eyleme" Alemitenfîr eden ahvali mutâd eyleme" Müstakim ol Hz. Allah utandırmaz seni" ALİ KÜÇÜK BESAİR’UL KUR’AN TEFSİRİ 112. “Ey Muhammed! Sen, beraberindeki tövbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Aşırı gitmeyin, doğrusu Allah yaptıklarınızı görür.” Ey peygamberim, sen emrolunduğun şekilde dosdoğru ol. Ve yanındaki tövbe edenlerle birlikte dosdoğru ol. Sakın azgınlaşma. Sakın azgınlardan, azgınlığı seçenlerden olma. Muhakkak ki Allah yaptıklarınıza Basîrdir. Allah yaptıklarınızı görmektedir. İşte Rasu-lullah efendimizin bizzat kendi beyanlarıyla onu ihtiyarlatan bir âyetle karşı karşıyayız. Beni Hud ve kardeşleri ihtiyarlattı buyurur Allah’ın Resûlü. Rasulullah efendimizin başındaki saçları ağartan sûre ve o sûrenin bu âyetidir. Ulemâ bu konuda der ki, Allah’ın Resûlünü ihtiyarlatan Hud sûresinin işte bu 112. Âyetinden maksat da Şûrâ sûresinin 15. âyetidir. Oradaki âyet de şöyleydi "Ey Muhammed! Bundan ötürü sen birliğe çağır ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol; Onların hevâ ve heveslerine uyma ve şöyle söyle "Ben Allah’ın indirdiği kitaba inandım ve aranızda adâletle hükmetmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz de sizedir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar, dönüş onadır."Şûrâ 15 İşte Allah’ın Resûlünün sakallarının ve saçlarının ağarmasına sebep olan âyetler bunlardı. Her iki âyette de ona diyordu ki Rabbimiz "Ey Resûlüm! Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!" Allah senden nasıl olmanı istiyorsa öylece ol! Allah senden nasıl bir kulluk istiyorsa öylece Rabbine kulluk yap! Kıyâmete kadar tüm insanlığa örnek olacak bir şekilde yamulmadan, inhiraf etmeden, eğrilmeden, kaçamak yapmadan, yan çizmeden Rabbinin emirlerini yerine getir! Tüm insanlığa örnek olacak dosdoğru bir Müslümanlık sergile diyordu. İmanıyla, takvasıyla, teslimiyetiyle, ameliyle, bireysel, sosyal ve ailevî yönüyle kıyâmete kadar tüm insanlığa örnek olacak Müslümanca bir yaşantı biçimi sergile. İnsanlığın örnek alıp uyguladıkları zaman cennete, reddettikleri zaman da cehenneme gidecekleri bir örnek kulluk sergile. Bu yolun pratiğini ortaya koy diyordu Rabbimiz ona. Gerçekten kolay bir şey değildi bu. Ama bu zoru başarmalıydı Rasulullah efendimiz. Bu zorda yardımcısı, destekçisi Allah’tı ve Rabbimiz yardım etti ona. Allah peygamberinden böyle bir teslimiyet, böyle emrolunduğu gibi bir dosdoğru oluş istiyordu. Ama bu peygamber için zor değildi. Zira Allah’ın Resûlünde hiç eksiklik yoktu. O bunu yerine getirme konusunda kesinlikle yorulmamıştır. Vakıa, biliyoruz ki vahyin gelişi Allah’ın Resûlünü yoruyordu. Âyetlerle karşı karşıya gelişi onu sarsıyordu. Zira o mütekelliminden dinliyordu onu. Allah’ın Resûlü Kur’an âyetlerini bizzat o âyetlerin mütekellimi olan Allah’tan dinliyor, bizzat O’ndan ahz ediyordu. Nitekim bir defasında bir sahâbenin dizindeyken vahiy gelmişti de o sahâbe sandım ki dizim felç oldu, kemiklerim eridi zannettim demiştir. Yine Kusva isimli devesinin üzerindeyken bir defasında toptan En’âm sûresi nâzil olmuştu da devenin ayakları kuma gömülüvermişti. Yine Ayşe annemiz ve diğer sahâbenin rivâyetlerine bakılırsa kış gününde vahiy gelirken Allah’ın Resûlünün mübarek yüzlerinde buram buram ter görünürdü. Evet, vahyin gelişi peygamberimizi yoruyordu ama bütün vahiy için geçerliydi bu. Bütün âyetler için geçerliydi. Halbuki burada asıl onu ihtiyarlatan bölümün "Peygamberim! Sen beraberindeki tövbe edenlerle beraber emrolunduğun gibi dosdoğru ol!" İfadesiydi. Yâni sen dosdoğru ol! Ama seninle beraber olanları da, sana tâbi olanları da kendin gibi dosdoğru hale getir! Seninle birlik olanlar da aynen senin gibi dosdoğru olsunlar! İfadesiydi onu ihtiyarlatan. Allah’ın Resûlü zaten kendisi dosdoğruydu, ama kendisine tâbi olanları da aynen kendisi gibi dosdoğru yapma derdi var ya, işte Allah’ın Resûlünün belini büken dert buydu. Onu ihtiyarlatıp saçlarını ağartan endişe buydu işte. Sadece kendisinin doğruluğu istenseydi iş kolaydı, ama beraberindekileri de dosdoğru hale getirilmesi isteniyordu ondan. Evet, yanındakileri dosdoğru hale getirme derdi Allah’ın Resulünün bile belini bükerken, onun mübarek saçını, sakalını ağartırken ya biz ne yapacağız? Ya bizim beraberimizdekiler? Ya bizim çevremizdekiler? Ya bizim hanımlarımız? Ya bizim analarımız? Babalarımız? Ya bizim çocuklarımız? Ya bizim komşularımız? Ya bizim dükkanımızdakiler? Biz de aynen Allah’ın Resûlü gibi onları da dosdoğru hale getirme derdiyle uykularımızı kaybedecek duruma gelebildik mi? Biz de bunun sorumluluğunu omuzlarımızda hissedebildik mi? Çevremizdekilerin dirilmeleri adına çareler aramaya koşabildik mi? Yoksa ne yapayım beceremiyorum diyerek yan çizme ye mi kalkıştık? Yoksa onları diriltme konusunda bir kaç gün uğraştık da sonunda usanıp bunlar adam olmuyorlar diye kırıp döktük mü onları? Allah’ın Resûlünün elinde de vardı kırıp dökmek ama Allah’ın Resûlü bunu asla kullanmamıştır. Taif’tendönüşünde kan revan içinde bile meleğin kendisine teklifi karşısında onun cevabını çok iyi biliyoruz. Nesillerinden bir tek kişi bile iman edecekse ya Rabbi onları helâk etme! diyordu. Öyleyse biz de ana babalarını kaybettiklerimizin çocuklarını kazanmaya çalışalım. Mü'minleri müminleştirmede, kâfirleri İslâmlaştırmada Allah’ın Resûlü ne kadar harisse biz de öyle olmaya çalışalım. Allah’ın Resûlünün belini büken sorumluluğu biz de üzerimizde hissedelim. Çoluk çocuğumuzu, hanımlarımızı, komşularımızı, arkadaşlarımızı İslâmlaştırma derdi bizim de belimizi büksün. Biz de hem kendimizi dosdoğru yapmaya, hem de çevremizdekileri dosdoğru hale getirmeye çalışalım. En büyük derdimiz bu olsun. Dosdoğru olma bize Fâtihayı hatırlatır. Orada dosdoğru yol Kur’andı, Kur’an’ın hidâyetine tâbi olmaktı. O halde peygamber da onun yolunun yolcusu olan bizler de sürekli bu kitapla beraber olacak, yolumuzu bu kitapla bulacak ve bu kitabın tarif ettiği gibi dosdoğru olmaya çalışacağız. İDEALİST OKURLAR Emrolunduğu gibi dosdoğru olmak; eğilip bükülmeden direkt Tevhidi anlatmaktır. Bugün yanlış anlaşılan katı zannettikleri İslam’ı birdecici’ gösterme uğruna çalışanların topluma verdiği zarar meydandadır. Tevhidi bilmeyen ve Tevhidi yaşamdan uzak bir toplum türedi. İstikametten sapmadan, doğruyu anlatırken yanlışı da korkmadan söyleyen hocalar ve insanlar, toplumda ötekileştirilmeye çalışıldı. İftiralarla başlayan ve şuan da içinde bulunduğu zindan sürecine girmiş bulunan Alparslan Kuytul Hocaefendinin yaşadıkları tevhidi anlatması, hükümeti eleştirmesinden ileri gelmektedir. Dosdoğru konuşanlar Efendimizin sav Taif’ini, İbrahimlerin ateşlerini, Musaların denizlerini ve peygamberlerin hak yolundan giden Seyyid Kutub’un darağacını, Said Nursi’nin sürgün hayatını unutmamalı ve bunları göze almalıdırlar. Bunları düşünüp korkmamalı ve “Bu dünya ancak bir oyun ve eğlenceden ibarettir, asıl yurt ahirettir” ayetini hatırlayarak Allah’a tevekkül etmelidirler. Çalışma bizden, Tevfik Allah’tandır. Rabbim yanlışların toplumda kemikleştiği şu çağda, dosdoğru konuşanların, emrolundukları hakkı cesurca söyleyen öncülerin yardımcısı olsun. Ayaklarımızı dini ve davası üzerine sabit kılsın, okuduklarımızdan hakkıyla istifade edebilmeyi nasip etsin. Amin, Velhamdulillahi Rabbil Alemin. ANKEBÛT SÛRESİ - 46. Haftaأَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِبِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِوَمَا كُنْتَ تَتْلُو مِنْ قَبْلِهِ مِنْ كِتَابٍ وَلَا تَخُطُّهُ بِيَمِينِكَ إِذًا لَارْتَابَ الْمُبْطِلُونَ 48 بَلْ هُوَ آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ فِي صُدُورِ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ وَمَا يَجْحَدُ بِآيَاتِنَا إِلَّا الظَّالِمُونَ 49Ondan öncesinde ne bir kitaptan tilavet ediyordun ne de onu sağ elinle yazıyordun. O zaman iptal edenler şüphede olurlardı. Buna ilaveten o ilim verilenlerin başlarının içinde kanıt ayetlerdir ve zalimlerden başkası ayetlerimizi önemsizleştirmez. 48-49وَمَا كُنْتَ تَتْلُو مِنْ قَبْلِهِ مِنْ كِتَابٍ وَلَا تَخُطُّهُ بِيَمِينِكَOndan öncesinde ne bir kitaptan tilavet ediyordun ne de onu sağ elinle yazıyordun. وَ “Ve” demektir. Atıf harfidir. Bir önceki ayetteki مَا يَجْحَدُ بِآيَاتِنَا إِلَّا الْكَافِرُونَ cümlesine مَا كُنْتَ تَتْلُو مِنْ قَبْلِهِ مِنْ كِتَابٍ وَلَا تَخُطُّهُ بِيَمِينِكَ cümlesini “Değil” demektir. Olumsuzluk “-oldun, idin” demektir. Nâkıs fiildir. İsmi ve haberi vardır. İsmi kendi içinde olan تَ sendir. Buradaki sen Muhammed Peygamberdir. Öncesindeki ayetten beri devam edegelen “Aktarırsın, tilavet edersin” demektir. تلو kökünden ikinci şahıs tekil muzari fiildir. Tilavete yalnızca “okumak” anlamı verilmektedir. Okumayı da içeren bir kelimedir ama yalnızca okumak demek değildir. Bir yazılı metinden veya hafızadan bir şeyi başka şeye aktarmak tilavettir. Sadece metinsel ifadeleri değil, her şeyi aktarmak Harf-i cerdir. Değişik amaçlarla kullanılır. Çoğunlukla “-den, -dan” şeklinde Türkçeye çevrilmesi uygundur. Ancak bazen zarfların önüne gelir. O durumda zarfiyeti müphemlikten çıkarır muayyen hale “Önce” demektir. Zarftır. İzafe edildiği kelimeden öncesindeki zamanı ifade “O” demektir. Mecrur muttasıl zamirdir. Üçüncü şahıs eril tekil zamirdir. Bir önceki ayetteki أَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ sana kitabı indirdik cümlesindeki kitaba “Ondan önce” demektir. Zarf ve zamirden قَبْلِهِ “Ondan öncesinde” demektir. Buradaki مِنْ ondan öncesini muayyen belirli hale getirir. Eğer bu مِنْ olmasaydı قَبْلَهُ şeklinde gelerek müphem belirsiz olacaktı. Bu مِنْ nedeniyle ondan öncesindeki zamanlar “Hiçbir” demektir. Olumsuz bir cümlede kendisinden sonra nekre bir kelime gelen مِنْ harf-i cerine te’kîd mini denir. Kendisinden sonra gelen kelimeye “hiçbirisi” anlamını “Kitap” demektir. كتب kökündendir. كَتْب mastarı özel semboller ve simgeler kullanarak bir kaydetme aracıyla bilgileri kayıt altına almak manasındadır. كِتَاب mastarı yazmak manasındaki فَعْل veznindeki كَتْب mastarının mübalağa vezni olarak فِعَال vezninden gelmiştir ve çok sayıda bilgiyi güvenli bir şekilde kayıt altına almak manasındadır. Bu mastar manasından كِتَاب kayıt altına alınan olarak “kitap” anlamında camid isimdir. Kodlarla kayıt altına alınmış “Ve” demektir. Atıf harfidir. تَتْلُو مِنْ قَبْلِهِ مِنْ كِتَابٍ cümlesine تَخُطُّهُ بِيَمِينِكَ cümlesini Olumsuzluk “Ve değil” demektir. Olumsuzluk edatı ile başlayan bir cümleye yeni bir cümle وَلَا ile atfediliyorsa “ne … ne de …” “Çizgiyle yazmak” demektir. Bir şeyi anlatmak için çizgiler kullanarak şekiller oluşturmak demektir. “Hattat” خَطَّاط kelimesi de bu kökten “O” demektir. Mensub muttasıl zamirdir. Üçüncü şahıs eril tekil zamirdir. Bir önceki ayetteki أَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ sana kitabı indirdik cümlesindeki kitaba “İle” demektir. Harf-i cerdir. İstiane için “Sağ, sağ el, yemin” demektir. يمن kökünden gelmiştir. Dördüncü bâbdan يُمْنٌ mastarı sağ tarafta bulunmak manasındadır. Bu mastar manasından bulunulan yer manasında يَمِينٌ “sağ”, birisinin sağ tarafında bulunduğu için “sağ el” anlamında camid isimdir. Yemin etmek için sağ el kullanılmasından dolayı “yemin” anlamında camid “Sen” demektir. Mecrur muttasıl “Sağ elin” “Sağ elinle” كُنْتَ تَتْلُو مِنْ قَبْلِهِ مِنْ كِتَابٍ وَلَا تَخُطُّهُ بِيَمِينِكَ “Ondan öncesinde ne bir kitaptan tilavet ediyordun ne de onu sağ elinle yazıyordun” demektir. Burada hitap edilen Muhammed Peygamberdir. Kuran’dan önce hiçbir kitaptan aktarmamıştır ve Kuran’ı da eliyle yazmamıştır. بِيَدِكَ elinle değil de بِيَمِينِكَ sağ elinle denmiştir. يَدْ el mecazi olarak güç anlamında da kullanılabilir. Bu nedenle يَمِين kullanılmıştır. Mecazi manadan uzaklaşılmış, gerçekten eliyle yazma durumunun olmadığı anlatılmış olmaktadır. Bu da burada hitap edilenin Muhammed Peygamber olduğunu Peygamber okuma yazma bilmemektedir. Bu nedenle daha önceden hiçbir kitap okumamıştır. Okuma yazmayı sonradan da öğrenmemiştir. Kuran indikten sonra sadece Kuran’dan tilavet etmiştir. Tilavet etmek demek aktarmak demektir. Bir kitaba bakarak oradaki harf sembolleri sese çevirmek demek değildir. Peygamber her inen ayeti aklında tutmuştur. Aklından tilavet etmiştir. Aklında kitap olduğu için o kitaptan tilavet etmiş olmaktadır. Kuran’dan önce hiçbir kitaptan tilavet etmemiş, Kuran’dan sonra Kuran’dan tilavet etmiştir yani لَارْتَابَ الْمُبْطِلُونَO zaman iptal edenler şüphede Cevap ve ceza edatıdır حَرْفُ الْجَوَابِ وَالْجَزَاءِ. Muhmel إِذًا إِذًا الْمُهْمَلَة de denir. Cevap ve ceza karşılık ifade eden harftir. Kendisinden önce geçen kavlin veya sorunun ya da geçmeyen mukadder kavlin veya sorunun cevabı olduğu için cevap edatı, kendisinden önce geçen fiilin veya şartın ya da geçmeyen mukadder fiilin veya şartın karşılığı olduğu için de ceza edatıdır. “O takdirde, o durumda, öyleyse, o zaman” anlamlarına gelir. إِذًا in içinde olduğu cevap cümlesinden önceki şart cümlesi zahir veya takdiri olabilir. Ya إِنْ ya da لَوْ şart cümlesi vardır ya da takdir edilir. Bu harf öncesindeki şart cümlesini ve cevabını bir nevi te’kîd Cevap lâmıdır. إِذًا den dolayı hazf edilmiş لَوْ şart edatıyla gelen şart cümlesinin cevap cümlesinin başında gelen “Kafası karıştı, şüpheye düştü” demektir. رَيْبٌ karışıklık, bulanıklık demektir. Bir haberin veya bir bilginin veya bir şeyin birisini onun doğruluğunu tasdik etmede tereddüt içinde bırakması “İptal edenler” demektir. “Geçersiz kılanlar” demektir. بطل kökünden if’âl bâbından marife eril çoğul ism-i fâildir. İkinci bâbdan بَطَلَ - يَبْطِلُ şeklinde bir işin, bir amelin, bir fiilin, bir şeyin işe yaramaması, hükümsüz olması, ürün vermemesi, geçersiz olması manasındadır. İkinci bâb if’âl bâbına أَبْطَلَ – يُبْطِلُ tadiye etkisi ile gelir. Geçersiz kıldı, iptal etti anlamına لَارْتَابَ الْمُبْطِلُونَ “O zaman iptal edenler şüphede olurlardı” demektir. إِذًا den önce zahir bir şart cümlesi geçmediğinden takdir edilmelidir. Takdir edilen şart cümlesi لَوْ تَلَوْتَ كِتَاباً قَبْلَهُ أَوْ خَطَطْتَ بِيَمِينِكَ ondan önce bir kitap tilavet etseydin veya sağ elinle yazsaydın şeklinde “İptal edenler” kurallı eril çoğul gelmektedir. Buna göre iptal edenler iptal etmekte ve onların geçersiz kıldıkları artık başkaları için de geçersiz hale gelmektedir. Neyi iptal etmektedirler yani geçersiz kılmaktadırlar? Kuran’ı geçersiz kılmaktadırlar. Ama işin ilginci şüphede değillerdir. Okuma yazma bilmeyen bir insan müthiş bir kitap getirmektedir. Bu nedenle şüpheleri yoktur. Kitap Allah’tan gelmiştir. Ayette iptal ederlerdi demiyor, iptal edenler şüphe içinde olurlardı diyor. Buna göre hem Kuran’ı geçersiz kılmaktadırlar hem de Kuran’ın Allah’ın ayetleri olduğundan şüpheleri yoktur. Bunun sebebi cevap lâmıdır. Cevap lâmı لَوْ şart edatının cevap cümlesinde gelir. “Olsaydı” demektir ama olmamıştır. Yani şüphede değillerdir. Çok tezat gibi durmaktadır. Cuhud önemsizleştirmek iken iptal Kuran’ı hayatın dışında tutmaktır. Sadece kendisi için değil, topluluk için hayatın dışında tutmaktır. Kuran’ın emri sizin topluluğunuzda geçersiz kılınmıştır. Kuran “şunu yapın, bunu yapın, bunu yapmayın” demektedir. Ama onlar için bir geçerliliği yoktur. Günümüzde de benzer durumlar yaşanmaktadır. İnsanlar Allah’ın ayetleri olduğundan kesin emindirler ama geçerli görmemektedirler yani yürürlüğe koymamaktadırlar. “O zamanki Araplar içindi bu emirler, o topluluğun kurallarına uygundu” diyerek geçersiz kılmaktadırlar. Bütün zamanları yaratan Allah öyle bir kitap indirmiştir ki her çağda içindeki emirler geçerlidir. “1500 yıl önce inen bir kitabın emirlerini mi uygulayacağız” diyerek Kuran’ı geçersiz kılanlar tıpkı bu ayettekilerin durumuna هُوَ آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ فِي صُدُورِ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَBuna ilaveten o ilim verilenlerin başlarının içinde kanıt “Buna ilaveten” demektir. İdrab edatıdır. Bu edat atıf harfi ve idrab edatı olarak kullanılır. Atıf harfi ve idrâb edatı olan بَلْ Bu edattan sonra gelen “müfred” ise atıf harfi ve idrâb edatıdır. Kur’an’da atıf harfi ve idrâb edatı olarak geçişi ve ibtida edatı olan بَلْ Bu edattan sonra gelen “cümle” ise atıf harfi değildir. Yeni bir cümleyi başlatmaktadır. İdrâb ve ibtida edatıdır. İdrâb ve ibtida edatı olduğunda iki şekilde gelir İptâli idrâb الْإِضَرَابُ الْاِبْطَالِيُّ Öncesindeki cümledeki manayı iptal eder ve arkasından gelen cümledeki mana ile doğrusunu getirir. “Bilakis, aksine” anlamlarına idrâb الْإِضَرَابُ الْاِنْتِقَالِيُّ Öncesindeki cümlenin manasını iptal etmez. Bir haberden başka bir habere, bir konudan başka bir konuya intikal geçiş vardır. Sonraki cümleyi, önceki cümleye ilave eder. “Bununla beraber, buna ilaveten, bunun üzerine, buna rağmen, aynı zamanda, zaten, halbuki, oysa, oysaki” anlamlarına gelir. Burada intikali idrab vardır. Önceki cümlenin manasını iptal etmemektedir. İptal edenlerin kafa karışıklığı olmadığı halde iptal ettiklerinden bahsettikten sonra kendilerine ilim verilenlerin durumuna geçiş intikal “O” demektir. Merfu munfasıl zamirdir. Bir önceki ayetteki أَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ sana kitabı indirdik cümlesindeki kitaba “Ayetler” demektir. Tekili آيَة dir. Ayet “gösterge” demektir. ءيي kökünden gelmiştir. Dördüncü bâbdan mastar olarak bir kimse ya da bir şey hakkında onun bilinmesini sağlayacak bir işaret koymak manasındadır. Bu mastar manasından konulan işaret manasında آيَةٌ “gösterge” anlamında “Açık olanlar, anlaşılır olanlar, kanıtlar” demektir. بين kökünden dişil çoğul sıfat-ı müşebbehedir. Tekili olan بَيِّنَةٌ “açık, anlaşılır, kanıt” demektir. İkinci bâbdan gelmektedir. بَيْنٌ mastarı başkasının ayırması, fark etmesi için bir şeyin çevresinden ayrılacak ve çevresindekilerden farklılaşacak şekilde sınırlarının belli olması manasındadır. Eril tekili بَيِّنٌ dür. Sıfat-ı müşebbehe olduğu için sübut بَيِّنَاتٌ “Kanıt ayetler, doğruluğu kesin olan veriler” demektir. Tekili olan آيَةٌ بَيِّنَةٌ “kanıt olan bir ayet” demektir. “Doğruluğu kesin olan bir veri” demektir. Bu veriye dayanarak enformasyona ve genel bilgiye “İçinde” demektir. Harf-i “Başlar” demektir. Tekili صَدْر’ dır. “Baş” demektir. صدر kökünden gelmiştir. Birinci bâbdan mastar olarak bir mekândan başka bir mekânda geçici olarak kalmak üzere ayrılmak için hareket etmek manasındadır. Bu mastardan ayrılma hareketini başlatmada kullanılan araç veya başlangıç yeri veya zamanı yani başlangıç noktası manasında “baş” anlamında ism-i alet veya ism-i mekân veya ism-i zaman manasında isimdir. Her şeyin baş kısmına, ilk kısmına صَدْرٌ denir. Sadr kelimesinde yapılan en yaygın hata göğüs anlamında kullanılmasıdır. Oysa Lisanu’l Arab’da daha en başta “الصَّدْر أَعلى مقدَّم كل شيء وأَوَّله، حتى إِنهم ليقولون صَدْر النهار والليل، وصَدْر الشتاء والصيف” “Sadr Her şeyin ön tarafının en üstü ve başlangıcıdır. Hatta onlar derler ki gündüzün ve gecenin başlangıcı ve kışın ve yazın başlangıcı” şeklinde tanım yapılmaktadır. جَوْف kelimesi “göğüs” anlamındadır. Türkçede de sadrazam büyüklerin başı, sadaratü-l kelam sözün başı, masdar başlangıç şeklinde doğru anlamda kullanılışı “Kimseler” demektir. Eril çoğul has ism-i mevsuldür. Sıla cümlesi vardır ve bu cümle içinde aid zamiri olan هُمْ veya و cem vâvı “Onlara verildi” demektir. İf’âl bâbından mazi meçhul üçüncü çoğul şahıs fiildir. İkinci bâbdan أَتَى - يَأْتِي şeklinde birisine veya bir şeye gelmek, ona ulaşmak ve onun yakınında olup onunla muamele, etkileşim içinde olmak manasındadır. Müteaddi fiildir. İkinci bâb if’âl bâbına آتَى – يُؤْتِي ziyadetü-t tadiye etkisi ile gelir. “Verdi” anlamına gelir. “Gelen”, “getiren ve veren” haline gelir. Buradaki verme normal bir verme değildir. Gelip mef’ûlün bihle etkileşime giren, mef’ûlün bihle getirdiğini etkileşime sokar. جَاءَ fiilinde ise gelme vardır ama etkileşim “İlim, bilgi” demektir. Kesin أُوتُوا الْعِلْمَ “İlim verilenler” demektir. Burada has ism-i mevsul kullanılmıştır. Verilenler de bellidir, verilme şekli de bellidir. Kuran’da ilim alanlar, ilim edinenler ifadeleri yoktur. İlim Allah’a aittir. Bu nedenle kimse ilim edinemez, ilim kendisine verilir. Ben çalıştım, okudum, ilim sahibi oldum, ilmi kazandım dediğiniz anda yanlış bir cümle kuruyorsunuzdur. Sizin öğrendikleriniz hatta yeni keşfettiklerinizi keşfetmek için kullandığınız bilgileri başkasından öğrenmektesiniz. Kimse sıfırdan ilme başlamamaktadır. Mutlaka başkalarından gelen bilgileri kullanmaktadır. Bu nedenle ilim الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ “İlim verilenlerin başları” صُدُورِ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ “İlim verilenlerin başlarının içinde” demektir. Başlarının içinde beyinleri vardır. Beyinlerinde هُوَ آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ فِي صُدُورِ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ “Buna ilaveten o ilim verilenlerin başlarının içinde kanıt ayetlerdir” demektir. Burada Kuran هُوَ eril tekil zamiri ile ifade edilerek mübteda olmuş, haber ise dişil çoğul olan آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ olmuştur. Burada Kuran bize bir gramer kuralını da göstermektedir. Tekil ifade edilen bir varlık çok sayıda olan başka bir varlıktan oluşuyorsa o çok sayıda olan varlıkla ifade edilebilir. Kuran tekildir ve çoğul olan ayetlerle ifade dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta da kanıt ayetlerin yani doğruluğu kesin olan verilerin ilim verilenlerin beyinlerinde olduğudur. Kuran ayetleri ilim adamları dışındakiler için beyyine ayetler yani veriler değildir. İlim adamları verileri alır ve kullanırlar. Verilerden bilgiler elde ederler. Eğer veri hatalıysa elde edilen bilgi de hatalı olur. Beyyine ayet demek hatası olmayan veri demektir, doğruluğu kesin olan veri demektir. İşte Kuran böyle verilerin toplamıdır. İlim adamları Kuran’dan verileri toplarlar ve bu verilerden bilgiler elde ederler. Veriden bilgi elde etme yöntemi de usul-u fıkıhtır. Mantık ilminin kurallarına dayanır. Buna örnek olarak mefhum-u muhalefeti verebiliriz. Mezhepler arasında çok farklı içtihatlar yapılan bir konudur. Bazıları hiç kabul etmezken bazıları özel durumlarda kabul etmektedirler. Oysa bunu mantık ilminin kuralları içinde değerlendirdiğinizde sonuca varabilirsiniz. Bu ders günümüzde ayrık discrete matematik adıyla verilmektedir. Tevbe 36’da فَلَا تَظْلِمُوا فِيهِنَّ أَنْفُسَكُمْ “Onların haram ayların içinde kendinize zulmetmeyin” denmektedir. Bu ayette mefhumu muhalefet uygulanırsa “haram ayları dışında kendinize zulmedebilirsiniz” anlamı ortaya çıkar. Burada mefhumu muhalefet uygulanamaz. Bazı mezhepler bu nedenle tamamen geçersiz kabul etmektedirler. Bazıları ise çok değişik şartlarla mefhumu muhalefeti kabul etmişlerdir. Oysa ayrık matematiğin kurallarını düşünerek çözüm bulabilmekteyiz. Bir şey varken zıttı yoksa, zıttı varken kendisi yoksa yani iki durumdan yalnızca biri gerçekleşiyor, ikisi birden hiçbir zaman gerçekleşmiyor ve ikisinin de gerçekleşmediği bir durum yoksa mefhumu muhalefet iki önermeyi sağlayan durumlarda mefhumu muhalefet uygulanır.“Ahmet ya öğretmendir ya da öğrencidir” dediğinizde Ahmet öğrenciyse öğretmen değildir, öğretmense öğrenci değildir. İşte burada mefhumu muhalefet uygulanabilir. Kuran ayetlerinde de bu şarta uyan durumlarda mefhumu muhalefet uygulanabilir. Aksi durumlarda uygulanamaz. Cümlelerle ifade edersek “Bir şeyin olmaması birden fazla durumun olmasını sağlayabiliyorsa mefhumu muhalefet uygulanamaz. Bir şeyin olmaması tek bir durumun olmasını doğuruyorsa mefhumu muhalefet uygulanır.” Kuran ayetlerinin doğruluğu kesin veriler şeklinde ilim adamlarının beyninde olması işte bu şekildedir. Usul-u fıkıh işte bu ayrık discrete matematik kuralları ile yeniden yazılmalıdır. Yukarıda benim verdiğim sadece yol gösterici olarak oluşturduğum bir örnektir. Bu kurallara dayandığınız zaman Kuran ayetleri kanıt ayetler yani bilgilere ulaşmak için sağlam veriler haline gelir. Aksi takdirde yalnızca okursunuz, kafanızdan cümleler geçer ve bir hükme kullanılarak önceki cümleden bu cümleye intikal edilmiştir. Önceki cümlede Kuran’ı geçersizleştirenlerde şüphe olmaması Peygamberin okuma yazma bilmemesi ve daha önceden hiçbir kitaptan tilavet etmemesi nedeniyledir. Onlar için Kuran ayetleri veri değildir. Onlar Kuran ayetlerini veri olarak kullanmamakta, Allah’ın ayetleri olduğunu bilmekte ve bunu da ayetlerin kendisine değil Peygambere dayandırmaktadırlar. Veri olarak kullanmadıkları ayetleri de rahatlıkla geçersiz kılmaktadırlar. Oysa ardından gelen cümledeki ilim adamları ayetleri veri olarak kullanmakta ve ayetlerden faydalanmakta, sonuca varmaktadırlar. Bunun kafalarının içinde olması çok önemlidir. Beyindeki analiz süreçlerine ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Ancak o durumda ayetler veri olmakta ve bilgiye giden yolda يَجْحَدُ بِآيَاتِنَا إِلَّا الظَّالِمُونَVe zalimlerden başkası ayetlerimizi “Ve” demektir. Atıf harfidir. بَلْ هُوَ آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ فِي صُدُورِ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ cümlesine مَا يَجْحَدُ بِآيَاتِنَا إِلَّا الظَّالِمُونَ cümlesini “Değil” demektir. Olumsuzluk “Önemsizleştirir” demektir. Üçüncü şahıs eril tekil muzari fiildir. Doğruluğu kesin olan kavramların doğruluğunu azaltmaya çabalama, önemini azaltmaya çabalama, önemsizleştirme anlamına “-i” demektir. Harf-i cerdir. يَجْحَدُ fiili mef’ûlünü bu fiille alır. Bu fiilden sonra gelen “Ayetler” demektir. Tekili آيَة dir. Ayet “gösterge” demektir. ءيي kökünden gelmiştir. Dördüncü bâbdan mastar olarak bir kimse ya da bir şey hakkında onun bilinmesini sağlayacak bir işaret koymak manasındadır. Bu mastar manasından konulan işaret manasında آيَةٌ “gösterge” anlamında “Biz” demektir. Mecrur muttasıl “Ayetlerimiz” İstisna “Zalimler” demektir. Marife kurallı eril çoğul ism-i fâildir. Zulüm birisini, bir şeyi veya kendisini olması gereken gerçek konumda değil başka konumda bulundurmaktır. Bu nedenle birisine haksızlık etmek, birisine hakkını vermemek, suçsuz birisini suçlu konumuna sokmak, Allah’ın yerine Allah’ın kurallarına aykırı kurallar koyan şerikler edinmek يَجْحَدُ بِآيَاتِنَا إِلَّا الظَّالِمُونَ “Zalimlerden başkası ayetlerimizi önemsizleştirmez” müferrağ istisna vardır. أَحَدٌ kimse, birisi kelimesini takdir ediyoruz. مَا يَجْحَدُ بِآيَاتِنَا أَحَدٌ إِلَّا الظَّالِمُونَ şeklinde bir takdirdir. أَحَدٌ إِلَّا الظَّالِمُونَ “zalimlerden başka kimse” demektir. Bu durumda sadece zalimler mi ayetleri önemsizleştirmektedir? İki ayet öncesine baktığımızda bunun böyle olmadığını يَجْحَدُ بِآيَاتِنَا إِلَّا الْكَافِرُونَAyetlerimizi kafirlerden başkası önemsizleştirmez. Ankebut 47İşte bu ayette maksurun aleyh olan “önemsizleştirme” maksur olan zalimlere izafi kasr ile kasr edilmiştir. İki ayet öncesinde zalimler için söylenilen kasr da bu şekilde izafi kasr “ilim verilenler”e nispetle yapılan kasrdır. Yani “ilim verilenler ve zalimler” içinden yalnızca zalimler ayetlerimizi önemsizleştirmektedirler. Bu kasr ile ilim verilenlerin ayetleri önemsizleştirmediğini anlamaktayız. İptal edenler geçersiz kılanlar zalimlere dahil midir? Dahildir. Çünkü Allah’ın ayetlerini geçersiz kılmışlardır. Geçerlilik konumu yerine geçersizlik konumuna Allah’ın ayetlerine önem vermemekte, önemsiz hale getirmektedirler. Zalim demek bir şeyi olması gerektiği yere değil başka bir yere koyan demektir. Allah’ın ayetlerini de uygulanması gerektiği yere değil uygulanmaması gerektiği yere koymaktadırlar. Hayatın dışına atmaktadırlar. Ruhban sınıfının tilavet ettiği metinler haline getirmektedirler. Bunu yapanlar çoğunluk sistemini kuranlardır. Zalimler kurallı eril çoğul gelmektedir. Sömürü Sermayesi bu sistemi kurmuş ve tüm dünyayı bu sistemle yönetmektedir. Herkesin bu sistem içinde olmasını istemektedirler. Ancak bu şekilde dünyayı parmaklarının ucunda oynatmaktadırlar. Onlara Siyonist deyip de onların sistemi içinde başarı aramak sadece ve sadece onların ekmeğine yağ sürmekten ibarettir. Onların istediği de budur. Bu sistem 50 yıldır denenmekte, tek başına iktidar olunabilmesine rağmen başarılı olmadığı açıkça görülmektedir. Bunu açıkça görerek hala çoğunluğu ele geçirip biz sistemi değiştireceğiz demek sadece hayalden ibarettir. Zaten siyasi partilerin içindeki birkaç samimi insan dışında parti içinde kimsenin de böyle bir derdi yoktur. Onlar kendilerinin iyi, diğerlerini kötü olduğunu iddia etmekte, sistemle ilgili hiçbir sorunları olmadan ülkeyi iyi bir şekilde yöneteceklerini iddia etmektedirler. Adil Düzen ise bazı partilerdeki iki elin parmağını geçmeyecek kişiler dışında kimsenin umurunda bile değildir. Bazılarının ağzında Adil Düzen sözü vardır ama onların kafasındaki Adil Düzen gerçek Adil Düzenle uzak yakın benzememekte, onlar Adil Düzeni namaz, oruç, hac, zekât ve başörtüsü sanmaktadırlar. Sömürü sermayesi zalimdir ve Kuran’ın ruhban sınıfı içinde tilavet edilmesi çok fazla hoşuna gitmektedir. Oysa İslamiyet’te böyle bir sınıf yoktur. Bunun böyle devam etmesi için de siyaset ayrı bir arenada yürümeli, Kuran rehber olmamalıdır. Tam da onların istediği durum günümüzde mevcuttur. Hangi siyasi parti iktidar olunca ruhban sınıfını kaldıracağım diyebilir? Diyemez. Çünkü oy kaybeder. Kimseye anlatamaz. Kendisi bile bunu kabul etmez. Şimdi bu siyasi partilerin hangisi Allah’ın istediği sistemi getirecektir? Çoğunluğu ele geçirmek için çabaladığında Allah’ın ayetlerini asla ve asla öne süremez. Bunu yapacaklar ve Allah da onlara kendi düzenini mi getirtecek? Aklınız alıyor mu?İlim verilenler olarak ayetler bizim için veridir, ayetlerden bilgiler elde ederiz ve onların ışığında hareket ederiz. Ayetleri önemsizleştirmeyiz, onların değerini biliriz. Geçmişteki çoğunluk demokrasisi uğruna yapılan yanlış uygulamalar bizi ilgilendirmez. Ayetlerden elde ettiğimiz sonuçlar bizi açıkça çoğunluğu reddetmektedir. Çoğunluğu reddeder demek çoğunluk sistemini reddeder demektir. Çoğunluk sistemi içinde iktidar olmayı zaten reddetmektedir. Okuma yazma bilmeyen ümmi nebi resul Medine’de sandık kurularak seçilmemiştir. Başkan olarak biat almıştır. Bu çok açıktır ve ayetle الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْSeninle biatlaşanlar yalnızca Allah’la biatlaşmışlardır. Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir. Fetih 10لَقَدْ رَضِيَ اللَّهُ عَنِ الْمُؤْمِنِينَ إِذْ يُبَايِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِYemin olsun, Allah ağacın altında seninle biatlaşan müminlerden razı olmuştur. Fetih 18Peygamber Hudeybiye anlaşması öncesinde daha sonra “Rıdvan Ağacı” olarak adlandırılacak olan “Semüre Ağacı” altında biat النَّبِيُّ إِذَا جَاءَكَ الْمُؤْمِنَاتُ يُبَايِعْنَكَ عَلَى أَنْ لَا يُشْرِكْنَ بِاللَّهِ شَيْئًا وَلَا يَسْرِقْنَ وَلَا يَزْنِينَ وَلَا يَقْتُلْنَ أَوْلَادَهُنَّ وَلَا يَأْتِينَ بِبُهْتَانٍ يَفْتَرِينَهُ بَيْنَ أَيْدِيهِنَّ وَأَرْجُلِهِنَّ وَلَا يَعْصِينَكَ فِي مَعْرُوفٍ فَبَايِعْهُنَّ وَاسْتَغْفِرْ لَهُنَّ اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌEy nebi, mümin kadınlar; Allah’a hiçbir şeyi şirk koşmayacakları ve hırsızlık yapmayacakları ve zina etmeyecekleri ve veletlerini öldürmeyecekleri ve elleriyle ayakları arasında uydurarak bir bühtan getirmeyecekleri ve sana hiçbir marufta asi olmayacakları üzerine sana biat etmeğe geldiklerinde onlarla biatlaş ve onlar için Allah’tan bağışlanma iste. Allah bağışlayıcı ve rahimdir. Mümtehine 12Bu ayet kadınların biatını da göstermektedir. Biat başkanın başkanlığını sözleşmesiyle beraber kabul etmedir. Bu ayette kadınların ne yapmaması gerektiği üzerine Peygamberin başkanlığı için biat ve Peygamberin uygulaması son derece açıktır. Sömürü Sermayesinin çoğunluk sistemi mi Allah’ın istediği biat sistemi mi? Çoğunluk sistemini istiyorsanız siyasi partiler içinde çabalayın durun, biat sistemini istiyorsanız insanlara tebliğinizi yapın ve bekleyin. Bu arada Allah’ın düzeni için, Adil Düzen için uygulamalar yapın. Enerjinizi bu çalışmalara verin. Sömürü Sermayesi zalimlerinin istediğini قَدْ وَقَعَ عَلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ رِجْسٌ وَغَضَبٌ أَتُجَادِلُونَنِي فِي أَسْمَاءٍ سَمَّيْتُمُوهَا أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمْ مَا نَزَّلَ اللَّهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍ فَانْتَظِرُوا إِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِرِينَHud “Üzerinize rabbinizden bir rics ve gazap vuku bulmuştur. Allah’ın onlara hiçbir güç indirmediği sizin ve atalarınızın isimlendirdiği isimler hakkında benimle mücadele mi ediyorsunuz? Bekleyin, kesinlikle ben sizinle beraber bekleyenlerdenim.” dedi. Araf 71Kuran’da pek çok yerde bu intizar emri geçmektedir. Siz hakkı tebliğ edin, size uymazlarsa bekleyin. Hûd da Âd kavmine tebliğ etmiş, onlar da isimlendirdiği isimler hakkında Hûd ile mücadele etmişlerdir. Çoğunluk demokrasisi de isimlendirilmiş isimdir. Allah’ın kendisine hiçbir sultan indirmediği bir isimdir. Âd kavminin yani Akadların durumu günümüze çok benzemektedir. Bize düşen Hûd gibi yapmaktır. Bu sûrenin başlarında İbrahim Peygamberin anlattığı o zamanın en büyük sorunu olan vesenler günümüzün de en büyük sorunudur. Vesenlerin varlık sebebi de isimlendirilmiş isim olan çoğunluk demokrasisidir. Biz tebliğimizi yaparız, “çoğunluk sistemini bırakın, biat sistemine geçin” deriz sonra da intizar ederiz. Bekleyip görürüz ne olacağını. Beklerken de ne vesenlere ne de isimlendirilmiş isimlere çalışırız. Adil Düzenin küçük uygulamalarını yaparak hakkı tebliğ Teşvikiye30 Temmuz 2022M. Lütfi Hocaoğlu

hud suresi 115 ayet tefsiri